bugün

talihsizlikleri fırsata çevirme içgüdüsü

geçen sene doğu gezisine çıktık abimle.
aylardan temmuz. ortalık savaş alanı gibi. buğudan yolu göremiyoruz, o derece yani. hele doğu memleketlerinde sıcak, daha bi ebesiken hal alıyor.

neyse gezdik birkaç şehri, bize dediler ki bitlis e de uğrayın. biz de uğrayak bari dedik. Zaten abimin bir arkadaşı da var orada. şehre girmemize 10 km falan kala bir yerde durup üstümüzü değiştirdik. eşyalar bagajda tabi. ben de o zamanlar ekşideki hesapta estiriyorum, gözüm her daim telefonda. üstümü değiştirirken bile telefona bakıyorum. Bagajın kenarına yasladım telefonu, bir yandan gömlek falan giyiyorum.
nasıl olduysa ben telefonu orda unuttum amk. daha doğrusu unutmuşum.
üst değiştirme faslı bitti, ben fotoğraf makinesini falan aldım, bagajın kapağını kapattım. fakat o da ne. kapanmıyor. kaldırıp bi daha vurdum, yok. son kez bi daha denedim, yine olmadı. o sırada abim geldi. “dur amk tek elinle ne bok yemeye uğraşıyon bagajla” deyip iki eliyle gömdü kapağı. yok amk. kapanmıyor. lan dedik bi' şey sıkışmış olmasın. kapağı bi kaldırdık ki benim tel orda garip garip bakıyor.
ananıskyiim diye elime aldım telefonu, telefon baya eğilmiş haa. yani 180 derece yatay olması gereken telefon, olmuş sana 175 derece. baktım bi' şey yok haspada. biraz ekranın kıyısı kararmış, ondan gayri sapasağlam.
ta bu olaydan anlamalıydım ağa ben cenabetliği.
neyse girdik bitlise, oturduk bi lokantaya, büryan söyledik, bekliyoruz. o sırada iki yan masamız hariç her taraf boş. zaten dükkan da g.t kadar bi' şey. o masada da iki tane kız oturuyor. onlar da şehrin yabancısı belli. ulan birini gözüme kestirdim. bakışıyoruz falan. ayaküstü büryan bokuna manita yapcam yani.
espri falan yapınca gülüyoruz, ben bunu kesiyorum, duyduğu zaman bazen o da gülüyor.

beni bi ergenlik aldı o an. dedim şu telefon hikayesini burada kullanırım ben. çünkü ne demiştik, talihsizlikler aslında birer fırsat olabilirdi.

çıkardım teli, anlatıyorum bir yandan, şöyle oldu da böyle oldu da derken abimin arkadaşı yok yaaau falan deyince uzattım teli buna. tam uzatırken elimden bi kay sen, git cuppadanak sürahinin içine düş. bi baktım telefonun içinden kabarcıklar falan çıkıyor, telefon birazdan oksijensizlikten gidecek. ya allah deyi kolumu sıvadım, elimi soktum sürahiye. soktum lakin sürahinin ağzı dar, elim girmiyor. baya bi cebelleştim ama pes etmiyor götveren.

o sırada bende ampul yandı amk. amkduğumun ampulü. akla gel, sürahiyi havaya doğru sallayacam, telefon sudan daha ağır olduğu için merkezkaç ile daha çok yol alacak ve sürahiden fırlayacak. ben de havada yakalayıp öpüp koklayacam, sonra kırmızı vosvosu güneşe doğru sürecem falan.

tabi yapmadım bunu. naptım, abilerim buyrun su için dedim, bardakları doldurdum. yan masadakiler de gülüyor. boş durmayın yau, siz de için dedim, onların bardakları da doldurdum. bildiğin telefon aromalı su ikram ettim lan kestiğim kıza. sevdiğim için bunu bile yaparım ben. deli seviyorum işte. naparsın.

kodumun garsonu sürahiyi tam doldurmuş. ulan millet mars a çıktı, biz daha sürahiden su içiyoruz. hazır su götürmemiş oraya hükümet. bi de artistlik yapıyor hizmet gitti diye. neyse.

sürahi yarı oldu ama benim telefonun da beti benzi atmış, çatlıyor, yırtınıyor yokuşu çıkmak için, hey sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin, rabbim isterse sular büklüm büklüm burulur. burulur ama işte telefon gümleyecek az kaldı.

koştum dükkanın önüne, suyu faşst diye serptim. faşist diye serpmek isterdim ama sürahide diksiyon sıfır amk. “garsun bize pohmir” diyip duruyor itne.

telefonuma, cancağızıma, biricik ekşi hesabıma koştum. paçalarından bitlis akan telefonumu bastım bağrıma. kuruladım, elbiselerini değiştirdim. bakmadım ama çıplak haline. girdim lokantaya, telefonu binbir zorlukla açtım. açma kapama tuşu bozuk ibnenin. açıldı ki eneee!! mesaj gelmiş. telefona bak amk. boğulurken bile aveayla fingirdeşmiş. te allam yareppim diyerekten gülümsedim. çarpık, sapsarı ve eksik dişlerimin ortaya çıkmasından korkup geri ciddileştim. Çünküm halen aklımda yan masadaki müstakbel manita vardı.

hemen oturdum masaya, abi dedim, benim numarayı bi arayın tam çalışıyor mu bi bakalım dedim. abim arayacaktı ki elini tuttum, anladı davayı. misafiri olduğumuz abiye, kızlar da duysun diye bağıra bağıra telefon numaramı verdim. (telefon numaramı verdim diye niye belirtiyorsam sanki amk, sosyal güvenlik numaramı mı verecektim sanki. peh. boş ve gereksiz bir adamım vesselam)

abi aradı, çaldı telefon.

o akşam yola tekrar çıktık, dönerken arabayı ben kullanıyordum. daha bitlis i çıkmadan mesaj geldi. abime göz ettim, açtı telefonu, büryancıdaki kız mesaj atmış:

"telefonun nasıl oldu, iyi mi, bi halini hatrını sorayım dedim, ihihi"

abim: ulan pezevenk bitliste yarım saatte kız yaptın lan diye gülerek haykırdı. o gazla bi de omzuma sağlam bi yumruk vurdu.

ben de bi anda direksiyon hâkimiyetini kaybettim. sekiz takla attık. yeşilçam duyarlılığımdan dolayı, kaza sonrası kör oldum. ameliyatla geri tamir ettirdim gözlerimi. gözlerim açılınca da beni tedavi eden doktora aşık oldum. şimdi mutluyuz necmiyle.

herşey o kadar üst üste geldi ki, ekşi hesabımı bitlis belediyesine bağışladım. buraya gelip taytsiz götveren diye nik aldım, krallar gibi karşılandım. niye öyle oldu ben de anlamadım. sonra o nikten vazgeçtim.

artık bir ibne olduğumu kabullenmeliydim, içimi olduğu gibi dökebileceğim bir nik almalıydım. hemen koşup oytun diye nik aldım. ondan da vazgeçtim. tamam ibneydim, ama o kadar da götüm başım ayrı oynamıyordu.

ulan o değil de bitliste beş minare diye geldik, götü boklu bitlise bak sen, sarışına aşık etti, göbekli kele vardım. neyse. vardır bi hayır. bu yazıyı da kocam necmi'nin teyzesinin kızının bi arkadaşının hesabından yazdım. çok iyi bi çocuk kendisi. necmi de ben de çok hoşlaşıyoruz.